Dağınık Masa, Kurtarılan İnsanlık

1928 yılında Londra’da bir laboratuvarda tarihin akışını değiştiren bir olay yaşandı. Fakat bu olay epik bir müzik eşliğinde, ağır çekim sahnelerle gerçekleşmedi. Tam tersine, olayın başlangıcı oldukça sıradandı: Dağınık bir masa.

Evet, bildiğin dağınık masa.

Öyle “yaratıcı dağınıklık” falan da değil. Ciddi ciddi “anne görse terlikle girer” seviyesinde. Petri kapları üst üste, notlar yamuk, cam tüpler sağa sola devrilmiş. Ve bir köşede küflenmiş bir kültür kabı.

Başrolde Alexander Fleming var. Tatilden dönmüş. Tatilden dönüş insanı zaten hassas yapar. Bavulu açmadan işe gelmiş gibidir ruh hali. Bir de üstüne küf görüyorsun.

Şimdi dürüst olalım. Hepimizin içinde bir kriz yöneticisi vardır. O an laboratuvara biri girseydi muhtemelen şöyle derdi:

“Bu ne ya? Bu ne dağınıklık? Küflenmiş tabağı atmamışsın! Bu laboratuvar mı, öğrenci evi mi?”

Ve hop… kap çöpe.

İnsanlık tarihi bazen işte o “hop” kelimesinde kırılır.

Ama Fleming sinirlenmedi. Küfe baktı. Eğildi. İnceledi. Ve fark etti ki küfün etrafındaki bakteriler ölmüş.

Bak şimdi. Çoğumuz küf gördüğümüzde maksimum refleksimiz şudur: Ekmeğin üstünü kesip geri kalanını yemek. Ama adam mikroskopla bakıyor. Bu başka bir seviye.

Küfün adı Penicillium. İçinden çıkan madde penisilin.

Bugün basit bir enfeksiyonda “antibiyotik yazayım” cümlesi bu kadar rahat söylenebiliyorsa, sebebi bir adamın “Of ya mahvolmuş” dememesidir.

Şimdi hayal et. O gün Fleming biraz daha titiz biri olsaydı. Masayı toplayıp her şeyi sterilize etseydi. Küflü kabı çöpe atsaydı. Belki modern antibiyotik çağı birkaç on yıl gecikecekti.

Demek ki bazen fazla temizlik ilerlemeyi yavaşlatabilir. Bu cümleyi yanlış anlayıp ev toplamayı bırakmayın lütfen. Bu yazı annelere karşı bir manifesto değildir.

Buradaki mesele dağınıklık değil. Refleks.

Bir şey bozulduğunda ne yapıyoruz? Hemen siliyoruz. Hemen atıyoruz. Hemen vazgeçiyoruz. Çünkü insan beyni “bozuldu = başarısızlık” diye kodlanmış.

Oysa bazen “bozuldu” dediğin şey, başka bir şeyin başlangıcıdır.

Hayatta kaç kez “Yandı bu iş” dedin? Kaç kez “Olmadı” deyip kapattın? Kaç kez “Bitti” diye düşündün?

Belki o an bakteriler ölüyordu ama sen çöpe attın.

Fleming’in yaptığı şey aslında çok basit ama çok zor bir şeydi: Sinirlenmemek.

Küfe bakıp şunu demedi:
“Ben bu işi bırakıyorum.”

Onun yerine şunu dedi:
“Bu niye böyle oldu?”

İcatlar genelde “Eyvah” ile değil, “Bir dakika” ile başlar.

Bugün evde yoğurt küflense çöpe atıyoruz. Ama laboratuvarda küf insanlık kurtardı. Bu da hayatın ironisi.

Şimdi şunu kabul edelim: Hepimizin hayatında bir küflü kap var. Ertelenmiş fikir. Tutmayan girişim. Yarım kalmış proje. Ve içimizdeki minik kriz yöneticisi bağırıyor: “At gitsin.”

Ama belki de biraz eğilip bakmak gerekir. Belki o küf bakterileri öldürüyordur. Belki o dağınıklık yeni bir düzenin başlangıcıdır.

Bu yazıdan “Dağınık olun, Nobel gelir” sonucu çıkarmıyoruz. Küf her zaman mucize değildir. Bazen gerçekten sadece küftür. Ama bazen de tarihtir.

İnsanlık planlı PowerPoint sunumlarıyla değil, meraklı bakışlarla ilerledi.

Ve belki de mesele şu: Hayatta bazı büyük sıçramalar, küçük ihmallerin içinden çıkar.

O yüzden bugün hayatında “bozulmuş” gibi görünen bir şey varsa, hemen çöpe atma. Bir eğil. Bir bak. Bir düşün.

Belki de senin penisilinin oradadır.

Abukoloji Laboratuvarı not düşer: Hatalar, dikkatin bekleyen taslaklarıdır.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *